4 Haziran 2009 Perşembe

Kalp dindarlığı...


Birkaç gün evvel Ahmet Altan’ın ‘Başbakan ve Narsisizm’ başlıklı yazısını okudum
(http://www.taraf.com.tr/makale/5840.htm ) ... Bu son zamanlarda, ister yaşadığım Yunanistan’da olsun ister Türkiye’den Net aracılığı ile izlediğim yazılar arasında olsun, en salihçe yazılmış olanlarından biri... Bir kere yazının önemi Türkiye’de hala sürmekte olan etnik çatışmayla ilgili konuyla sınırlanmıyor kesinlikle... Çok daha ötelere gidiyor... insanın her zaman kendisini evrenin merkezi olarak görmeye olan, her zaman kendisini haklı karşısındakini haksız çıkarma meyline-hastalığına değiniyor... Zaten doğuştan sahip olduğumuz hastalıklar şeklinde bir ifadeyle niteliyor bu meyli Altan... sorun yani Türk’te, Kürt’te, Ermeni’de, Rum’da veya bir başkasında değil, köküne inildiğinde... İnsanoğlunda varolan, adeta varlığıyla eşdeş bir sakatlık... Ve, neticede, yeryüzünü üzerinde yaşanılması dehşet verici bir paranoyaklar lunaparkına çeviren bir şey...

Saptama o Eski Ahit’teki ‘düşüş’, Cennet’ten kovulma anlatısını akla getiriyor... Çok ilginç bir nokta vardır o anlatıda... İtaatsizlik işlendikten sonra Tanrı Adem’e ‘peki niye yaptın bunu, ben sana herşeyi vermiş sadece şu ağaçtan yeme demiştim’ şeklinde sorduğunda Adem Havva iteledi beni diye sorumluluğu üzerinden atmaya çalışıyor... Havva da meyveyi sunan yılan-iblis’e yüklüyor suçu... Herkes yani kendinden başka bir suçlu bulma arayışında... Kimsenin duralayıp da ‘tamam itildim ama benim de kabul etmeme imkanım vardı’ demeye varmıyor aklı... Gariptir ama insan kendisini aşağılıyor bir bakıma, ‘ben kişisel iradesi olmayan onun bunun bir kuklasıyım’ der gibi oluyor... Yani kendisini sözde kurtaracak olan gerekçesi tamamiyle kendi aleyhine işliyor...

Hz. İsa’nın o çok bilinen ve alışageldiğimiz, doğal bir şeymiş gibi bilinçlerimizde tahtlanmış rekabetçliğimize müthiş bir şok etkisi yapan ‘bir yanağına şamar vurana karşılık vereceğine öteki yanağını da çevir’, ‘bir elbiseni senden almak isteyene, çıkar ikincisini de ver’ ‘göze göz dişe diş mantığına karşı sen affetmeyle cevap ver’ şeklindeki teşvikleri işte bu sonu olmayan tepki-karşı tepki, intikam ve şiddet kısır döngüsüne bir son vermeye yönelik hep... Bu kısır döngünün anlamsızlığına, hayatı cehenneme çevirdiğine işaret eder durumda, bunca yalın bir şekilde... Ve bu kısır döngünün zindanından kurtuluşun ilk hareketin karşı taraftan beklenmesiyle olamayacağına da işaret eder... Karşı tarafın tepkilerinden yönlenen bir kukla olmaktan çıkıp iradelice ‘ben bu oyunu artık oynamak istemiyorum’ diyebilmek söz konusu yani... İnsanın iradesini işlerliğe koyup insan olmasıyla ilgili bir şey bu aynı zamanda... Bu fasıt dairenin çarkına çomak sokmak insana insanlığını kazandıran bir şey neticede... Hz. İsa kendisini İnsanoğlu olarak da adlandırır İncil’de... garip duyulur hatta bazen ama aslında çok basittir bu adlandırışın anlamı... İnsan budur... İnsan esasında öyledir, öyle olmalıdır, yoksa insan değildir...

Bu yazdıklarımı okuduklarında benim, bir önceki yazımda insan iradesinin de aslında çok daha derinlerde bulunan bir iradenin hükmünde bulunduğunu söylediğime değinip çelişkiye düştüğüm düşüncesine kapılanlar olabilir... Dikkatlice yaklaşılması gereken konulardır bunlar... Asıl sürüleşmişlikten kurtulmuş, her tür kavmiyetçiliğin (bu bir futbol taraftarlığı türünden kavmiyetçilik de olabilir elbet :-) ,bilinci radyo kontrollü bir oyuncak haline getirmişliğinden kurtulmuş olan bir serbestide hareket eden bir irade o daha derindeki varlığın nihai vahdetinin iradesiyle uyumda olan bir iradedir... Çevre ile ilişkide ve bağlantıda bulunduğunun, bütün evrenin doğal bir uzantısı olduğunun farkında olan bir benliktir... Bir ‘kopulmuşluk’, ‘yabancılık’ benliği değildir, ondandır ki barışçıldır da zaten... varlık hissi korkudan, ‘ben’inin dışındaki çevreye karşı güvensizlikten ve düşmanlıktan beslenmez... Yine İncil’deki ‘kendisini bulan kendisini kaybedecek olandır’ türünden sözler hep bu kopulmuşluk, yabancılık ‘ben’inden evrensel çevrenin organik bir uzantısı, ferdi olan ‘ben’e geçişten bahseder... İşte ancak o zaman halis irade de başgösterir... Karakteristiktir, Hz. İsa artık idam eşiğine geldiğinde etrafta kendisine karşı devasa bir ‘akıllan, ne bu dediklerin’ dalgası köpürür adeta... Ama kendisi şaşmaz, bütün kendisini bekleyen ızdıraba rağmen... Tamamen kendi iradesi vardır... Dünya’da tümden tek başına da kalsa o kendi doğru bildiğini yapacaktır... Yapar da... ölüme rağmen, işkenceye rağmen ve... belki de en önemlisi... kendisine karşı korkunç bir adaletsizliğin işlendiğinin inciticiliğine karşın... Hürdür çünkü... Son anına kadar da ısrarlıdır ‘karşılık vermeme’ tutumunda... Havari Petros çok keskin bir eleştiri sözüne maruz kalır, mürşidini idama sürüklemeye gelenlere karşı savunmak üzere hançerini kullanmaya kalkıştığında... ‘Bıçağı yerine koy’ der kendisine... ‘bıçak ile iş çözmeye çalışan bıçaktan gider’...

Altan’ın dedikleri nice şeyler getirdi aklıma... ender kalitede bir yazı... resmi bir dindarlığı olmayan birinden yazılmış olması daha da katıyor kalitesine... Basit, hür, salih ve yalın düşüncenin çok derin, varlıksal anlamdaki, resmi bir ümmet mensubiyetinin çok ötesinde bir ruh dindarlığıyla belki de özdeş olduğu konusunda sorgulatıyor insanı...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder