Eskiden elektrikli, emici süpürgeler yoktu, halıları tozdan kirden temizlensin diye balkonlara, bahçelere çıkarıp döverlerdi... Bugünler de dövüldükleri oluyordur kırsal bölgelerde falan ama şehirde doğmuş büyümüş genç yaştakilerin bazen hiç de görmemiş olabilecekleri bir sahne oluşturur bu halı dövme olayı... Kırk yaşlarının üzerinde olanlar çok net hatırlar o güneş şualarında farkedilen havadaki toz girdaplarını... nice nice kıvrımlar oluştururlardı... biraz da esrarengiz bir histi bu tozların havada yuvarlanıp şekiller çizmesi... Fotoğraflarda gördüğümüz çok güçlü teleskoplarla çekilmiş galaksilerin, nebulaların görünümleriyle bağlantılar kurduran şekillerdi bunlar bazen, insanın kafasında...
O toz girdaplarının belki de yüzbinlerce sayıdaki toz zerreciklerinden birinin o girdapların genel ivmesinin tersine gitmesi düşünülebilirmiydi... Koca bir sistemin mikroskobik bir yeri, bir uzvuydu bir bakıma, her toz taneciği... Girdabın genel yönelimine tamamen itaat durumunda olan ufacık bir kısımdı... Kendisini tamamen aşan bir itiliş tarafından yönlenir durumdaydı... İşte, gezegenimiz, güneş sistemimiz, Samanyolu galaksisinin içersinde ve, dahası, galaksimizin de bulunduğu galaksiler topluluğunun dahilinde, o toz girdaplarının içersindeki toz parçalarına kıyasla dahi çok daha ufak bir yer oluşturur durumda... Boyutlarının tahayyülü bile güç kozmik girdap ve dönüşümlerin içinde seyreden bir zerrelerden ibaret... Biz insanlar ise o hayal edilmesi bile güç bunca asgari hacimdeki bir zerrenin üzerindeki daha da ufak zerreleriz... Ve... bu durumumuzda hayatı yönlendirmenin tamamen elimizde olan bir şey olduğuna inanabilecek kadar gaflete meyilliyiz... :-) Bu gaflete, bu gözü körlüğe neden olan ne acaba ama... bu da zihinde beliren başka çok önemli bir soru , gerçeğin farkına varıldığında... Bu manzarası insanın zihnini vecdi bir nüzule uğratacak kadar devasa söz konusu hayat girdabının karşısındaki mutlak imkansızlığımızın ümitsizliği mi yoksa... 'Bana bir masal anlat uyuyayım' derdi şarkılarından birinin bir dizesinde bizim burdaki, Atina'daki, merhum olmuş, anarşist hayat görüşlü bir besteci... Bir panik dindiriciye ihtiyacımız olduğundan mı gaflete boyun eğmeye olan bunca büyük zaafımız...
Kurumlaşmış, siyasileşmiş dinler, politik ideolojiler, ateizm, moda, sürüyle Yeni Çağ pratikleri (Yoga'nın, Zen'in falan Batı kültürünün tüketici zihniyetine uyarlanmış müsvetteleri), Post-modernizm'in yapısalcılığa (constructivism) olan eleştirisi bile (her anlatının, tasvirin sadece bir tasvirden ibaret olup her hangi bir gerçeği tümden barındıramayacağı düşüncesi) hep bu değindiğimiz paniğe karşı kurulmaya çalışılan bir siperin değişik varyasyonları aslında... Bizi evrenle ilgili bir şeyi bildiğimize inandırmaya ve, dolayısıyla, bu akıl almaz devasalığına ve esrarına karşı kendimizi bir sağlama alma güvencesi vermeye yönelik anlatılar hep...
Ateistler'i görüyorum bazen.. güya söz ve düşünce serbestisi savunucuları, sözde bilimsellik vaizleri... o kadar saldırgan, fanatik ve katı düşünceliler ki... Üzerine istridye gibi yapışmış oldukları bir panik dindiricisi olduğu o kadar belli ki o sözde açık akıllılıklarının... Neerde o sözümona bilimin eskiyi, en katı kabullenmişliği bile devirebilecek serbestisi, uyanıklığı, önyargısız dinlemeye arzusu, kendisine karşı bile olduğunu ileri sürdüğü eleştirel bakışı... Yobaz bir dinciden pek bir farkları yok aslında... Neticede hayat ve varoluş hakkında hiç bir şey bilmediklerini kendilerine devamlı çıtlatan sezgilerini uyuşturacak bir anlatıyı müdafa etme cinnetindeler...
Yaklaşık varolduğundan beri insanoğlu bu akıl almaz esrarengizlikteki manzarayı ve bu manzarayla doğrudan ilişkili hayatın günlük boyutlarındaki kontrol edilemezliğini 'evcilleştirmeye' çalışmış, muhtelif tasvir ve anlatılarla, dehşetini dindirebilsin diye ... Hatta sık sık bu sezginin devamlı hatırlattığı gerçeği hiç olmazsa akıl düzeyinde unnuturacak uğraşılar icat etmiş, peşlerinde koşmuş... günümüzün tüketici toplumunun 'alışveriş terapisi' gibi mesela... Cinselliğin müptelalığını yaşamış, sırf bir kaç saniyelik (hadi dakikalık diyelim iyimser bir mübalağada bulunup :-) etkili bir panzehir sunuyor diye kendisine, bu bilinci dinmeden kemiren kaygıya karşı... Ama hep nafile... Hayatın ele avuca sığmazlığı ve bu ele avuca sığmazlığının en belirgin hatırlatıcısı, ölüm, hep orda olmuşlardır, muzaffer bir eda ile...
Peki... ya bu manzara, bu girdaplar bize düşmanca konumu olmayan bir şeyse... ya bu girdaplar irademize, güvenimize bir saldırı değil de okunması mümkün bir yazıdan ibaretlerse (bildiğimiz beşeri yazı türlerinden çok daha geniş kapsamlı ve anlamlı bir yazı türü bile olsa)... Ya bütün bunlar bize sunulan ve bir karşılık, bir yanıt bekleyen bir nevi sözden ibaretse... Bu gibi bir yaklaşımın gözden geçirilebilmesi için ama en önce kendilerine karşı kale duvarları örme faaliyetinden ve koşuşturmasından sıyrılıp yalın bir şekilde karşılarında durmak söz konusu... En önce durmalı yani... Durmak, dinmek, sükütleşmak, çıkmak her tür faaliyet patırdısından... Önyargısız, cesur bir dinleyici olmak sözkonusu... zihnen ve vücuden... tümden...
_ _ _
İstisnasız, bütün kültürel, dini ortamlarda mistik, mutassavıf dediğimiz birileri olmuştur, tarih boyunca... çağlarında, içlerinde yaşamış oldukları ortamlarda kendilerine şüpheli hatta pek de ender olmaması üzere yerici ve bazen de çok düşmanca bir gözle bakılmış, garip yaşam tarzları olan birileri... Ne para peşinde koşarlar, ne cinsellik, ne duyu zevkleri, ne iktidar, ne şöhret... İç sükünetlerinin her şeyin üzerinde bir değer olduğu izlenimini verirler... Tembellik, miskinlikle suçlandıkları da olmuştur... Sanki bir şeyi mümkün olduğu kadar daha açık seçik dinleyebilmek için her tür, dahili ve harici, gürültüden kaçar gibi yaşamışlardır hep... Koşuşturma, hangi türünden olursa olsun, dini veya dünyevi, dinmiştir kendilerinde... En önemlisi -ve zor anlaşılanı- ise bir disiplin, bir kendini bastırma neticesinde dinmemiştir, tam aksine, tüm koşuşturmalara (ve neticede bir çeşit koşuşturmadan başka bir şey olmayan her tür disipline) karşı ölümüne üşendirecek bir halin, bir varlık tecrübesinin içlerinde yaşanmasından dinmiştir... Kendisine direnilemez derinlikte bir cezbe, bir aşk bütün kısmi, ufak aşkları süpürmüş geçmiştir adeta... O sözünü ettiğimiz kozmik girdapların teşkil ettiği yazıyı deşifre etmiş hatta cevap verir durumda oldukları izlenimini verir hayatları bu tür kişilerin...
Halılar, tozlar, galaksiler, evrensel yazı türleri ve manevi anlamda hilkat garibesi, ‘vidaları gevşek’ izlenimi veren bir tembel miskinler taifesi... ne alakları olabilir aralarında diye düşünebilir biri ama var işte... Varoluştaki her şeyin birbiriyle alakalı olduğu gibi... Üstelik... delilik gibi duyulabilir ama galiba tek çıkar yolumuz, insanoğlunun tek çıkar yolu, sonuçta o miskinler taifesinin yolu... öbür yol daimi devri olan bir perişanlık, anlamsız kahredici bir nefes nefeselik sadece...
