29 Mayıs 2009 Cuma

Bat ve yaşa... (merhaba niyetine... :-)


Eski Ahit'te, Hz. Davut'un mezmurlarında bir söz vardır, 'Allah korkusu, hikmetin başlangıcıdır' diye... Gerçekten hayatın topyekün olarak kontrol altına alınamayacağı gerçeğinin hazmedilmesi insanı kibrin vehminden, uyduruk dünya yaklaşımlarından arındırır, ayağını toprağa basar kılar, tevazu, asalet, merhamet ve tatlılık doğurur kendisinde... Ukalalıktan sıyrıltır... İnsanı insan yapan bir uyanış teşkil eder bu gerçeğin farkına varma... 'Allah'ın dediği olur' diye bir levha asarlardı ya eski dükkanlarda, işte o denilenin derin manasına erdirir zihni... us bu gerçeğin nuruyla aydınlandı mı fanatik de olamaz hiç bir konuda... Her düşüncenin neticede gerçeğin kendisinin değil sadece gerçeğin bir tasvirinin olduğunun farkında olur, bu yüzden de üstelemez her hangi bir konuda... Her tür tasvirin ardında bulunan, kendiliğinden var olan, aşkın olan, seyyareleri yörüngelerinde tutan, geceleri puhu kuşuna minimalist şiirini okutturan, kar tanelerindeki geometriyi şekillendiren ezeli ve ebedi gerçeğin yargısına bırakır her şeyi... Ona sığınır...


İşte bu her tür tasvirin ötesindeki aşkın gerçek, hayatımızın her günü boyu kaç kez kendisinden haberdar eder bizi... ardı arkası kesilmeyen sürprizlerle, beklenmeyenlerle, ister hoş olanlarından olsun ister acı olanlarından... Adeta hayat devamlı olarak her tarafından su sızan bir tekne, biz ise teknenin batmaması için devamlı oraya buraya, nihayetsiz bir heyecan içinde, sızıntı çatlaklarını yamalama peşinde koşuşturan tayfalar... Acaba ama... acaba tekneyi ille de kurtaracağımıza batmaya terketsek... batsa, dibe gitse, enkazlaşsa, diplerde yerle bir olsa, üzerinde yosunlar bitse, etrafına, üzerine balıklar, yengeçler, deniz yıldızları toplansa, yuva kursa... cansız bir metal veya kuru bir tahta parçası iken dirilse, hayat kazansa... O zaman nasıl olur acaba... daha iyi olmaz mı...


Hayat Tanrı sızıyor... biz ise önlemeye çalışıyoruz... Varoluşun vahdeti parçalanmışlığımıza sızıp yine birliğe erdirmeye çalışıyor bizi ama biz, başımıza binbir bela açmış, bizi kırık bir bütünün bir parçası durumuna indirgemiş nefsi bireyselliğimizden bir türlü ayrılmayı istemiyoruz... Toplumca, beşeri ortamca bunca alışılan ayakta durma, batmama telkin ve methiyeleri neticede tasvirlerin ötesindeki kendiliğinden var olan gerçeğe bir isyanın sürdürülmesi çabalarımı acaba... şu meseleyi bir daha düşünsek... Acaba hayatın kontrol dışılığı, sürprizleri, bir tehdit değil de ezeli-ebedi mutlak gerçeğin kapımızı çalışı mı... Bizle barışma çağrısı mı...


Bir İlahi tembelliğe muhtacız, hayatın sürekli peydah ettiği belirtilere bakılırsa... Bir kutsal terkedişe... Bir helal başıboşluğa... Kaygısızlığa, yüze zoraki olmayan bir tebessüm kazandıracak bir halvet ve zühde... Ters bir tutum olur bu tabi, medeniyetimizin hakim değerlerine ama halis yaşam coşkusunu kaybetmektense hakim değerlerin alkışını, parayı falan kaybetmek yeğdir.... Vaktimiz de yok pek zaten, şu kısacık hayatta... Dışarıdaki rüzgar da okşamaya hevesli... Çaylar ise sahildeki yarı metruk çay bahçesinde sıcak sıcak bizi bekliyor... Şükürler olsun...


* * *


Merhabalar... ismim Dimitri, eski bir İstanbul’luyum. Şu an Atina’da yaşayan eski bir İstanbul’lu. Şurdaki blogun Rumca’sını kurmuştum bir kaç sene evvelsinde, şimdi bir de Türkçe’sini kurayım dedim. Türkçe nasıl olsa öbür ana dilim mahiyetinde... Çok uluslu Bizans ve Osmanlı medeniyetlerinin kültürel ferdi olarak sosyal kimliğimi oluşturan ana yapı birimlerinden birine haksızlık olmuş olurdu kendimi Türkçe’de de ifadelendirmemem... İşte bu sebepten bu şurdaki blog da şekillenmiş durumda... Aslında bu tür şeyler bir ağacın kök budak saldığı gibi kendiliğinden şekillenir. Doğal, içten gelen bir güdünün filizlenmeleridir... İhtiyarıyla yaptığına inanır insan ama ihtiyarının ardındaki itilişin farkına varmaz ekseriya... Herşeyin ihtiyarının hükmünde olduğunun gafletinde, ihtiyarının da başka, çok daha derinlerdeki bir gaybi ihtiyarın hükmünde olduğunun farkında olmaz... Eh işte... biz de bunları konuşacağız bu sanal ağdaki köşemizde. O iç iradeye, Yunus'un 'ben'den içeri bulunan 'ben'ine, ve o ‘ben’in de köküne dönüşümüz ekseninde seyreder durumda olması üzere kurulmuş zaten burdaki köşemiz... bu nihai olan dönüşe bir seyir derfteri teşkil etmesi üzere...

1 yorum: